Korku yazarları denince aklınıza pek fazla isim gelmez. Ama asıl unutulmaması gerekenler, ki benim en beğendiklerim, Stephen King, Clive Barker ve korku dünyasının duayeni olan Howard Philips Lovecraft. Bu yazarların kitapları ve filmleri insanı gerçekten başka dünyalara götürüyor. Şimdi burada yazarların kitaplarını saymaya kalkarsak işimiz çok uzun sürer. Ama her yazarın kitaplarından bir tanesinin yeri ayrıdır, tabii bu kişiden kişiye değişir. Mesela Stephen King değince benim aklıma gelen ilk eseri Hayvan Mezarlığıdır. Filmi de hayli ses getiren romanı okurken bile etkileniyorsunuz. Clive Barker deyince kitap olarak Books Of Blood film olarak ise kült mertebesinde olan Hellraiser. Lovecraft ustanın ise en iyi eseri bence Call Of Cthulhu serisi. Fakat Lovecraft dediğimizde işler biraz değişiyor. Çünkü yazarın en büyük özelliği insanın kendi korkularını yaşayabilmesini sağlamasıydı ve Lovecraft bunu başararak korku edebiyatının dâhisi olarak kendini kanıtlamıştır.
Lovecraft ismini daha önce duymayanlar için (çok ayıp) yazarı kısaca tanıtacağım.
Lovecraft öykülerinde kullandığı üslubu ile diğer yazarlardan çok farklı bir yerde bulunur. Hikayelerindeki tasvirlerde hep bir gizem ve bilenmeyen vardır. Yani hiçbir şeyi tam olarak açıklamaz. Bu ve tasvirlerle hikayeye birden kapılıyorsunuz anlatılan yaratığın tam olarak ne olduğunu bilmediğinizden kendinizden de bir şeyler ekleyip bir bakıma kendi korkularınızla yüzleşmiş oluyorsunuz. Lovecraft'ın hikayelerindeki etkileyiciliği sadece tasvirlere bağlamak büyük haksızlık olur. Çünkü yarattığı karakterler inanılmaz bir hayal gücünün ürünüdür. Öyle ki bu karakterlerin gerçek olup olmadıkları birçok tartışmalara sebep olmuştur. Hatta bazı öykülerindeki karakterlerin veya yaratıkların gerçek olmadığını söylemek için mektuplar yazmak zorunda kalmıştır.
Lovecraft'ın yazdığı kitaplar gotik ve psikolojik korku olarak tabir edilen türe giriyor. Bu tarz kitaplarda atmosferin çok büyük önemi ortaya çıkar, yani o karamsar ortamı vermek önemlidir.
Lovecraft'ı ilk olarak bilgisayar ortamına taşıyan oyun Necronomicon'dur. Wanadoo firmasının 2001 yılında piyasaya sürdüğü adventure oyunu pek tutulmadı ve unutulup gitti. Peki, Necronomicon nedir? Ondan da kısaca bahsedeyim.
Bu kitap Abdul Al-Hazred (bu Lovecraft'ın uydurduğu bir isim olduğunu söyleyenlerde var) adında birinin yazdığı bir kitap. Aslında bu kitabın var olup olmadığı da başka bir durum. Ama dünya üzerinde bu kitabın 4 kopyasının bulunduğu ve birinin de İngiltere'nin bir müzesinde sergilendiği söyleniyor. Lovecraft eserlerinde Necronomicon'un büyü kitabı olmasından bahseder. Okuyunca insanları hayattan soğutabilecek denli yoğun içeriğinin olması nedeniyle insanların eline geçmesi pek uygun görülmemiş. Yani kitabın tam olarak ne olduğu bilinmiyor.
Cthulhu'nun ne olduğunu merak edenler vardır. Kısaca eski bir tanrı olduğunu söyleyebiliriz. Lovecraft'ın yarattığı bir tanrı. Ama bu çok hikâye o kadar etkilemiştir ki insanları Cthulhu için tarikatlar kurulmuştur. Bazı kitaplarda Cthulhu'nun bir gün uyanacağını ve dünyaya hükmedeceği yazıyor.
Artık incelememize başlasak iyi olur. Yoksa bu konu için daha çok şeyler yazabiliriz. COC'un konusuna değinerek başlayalım. Jack Walters (yöneteceğimiz karakter) özel dedektiflik yapmaktadır. Boston'da bulunan bir evde çatışma olduğunu öğreniyor ve hemen olay mahalline intikal ediyor. Polis ile çatışanlara engel olmak için hemen eve dalıyoruz. Amacımız onları ikna edip teslim olmalarını sağlamak. Fakat tam onlarla konuşmaya başladığımızda polisler tarafından öldürülüyorlar. Bizde evde küçük bir araştırmaya çıkıyoruz. Evde dolaşırken gördüğü ölü insanlar onu kendinden geçiriyor ve bir şekilde bodrum katına ulaşıyoruz. Ancak Jack'in burada insanın aklının alamayacağı bir olay yaşıyor. Gördükleri karşısında nutku tutulan Jack yere yığılıyor. Gözlerini açtığında kendisini akıl hastanesinde buluyor. Ama yaşadığı olayları tam olarak hatırlayamıyor. Daha sonra Jack'in akıl hastanesine kendi isteğiyle yattığını öğreniyoruz. Fakat Jack eski işine dönmeyi istiyor ve öylede oluyor. Ofisinde otururken telefon çalıyor veArthur Anderson isimli biri Brain adındaki bir genci bulmamızı istiyor. Jack işi kabul ediyor ve Innsmouth adlı kasabanın yolunu tutuyor.
İşte bu dakikadan sonra oyun bizim kontrolümüze tekrar geçiyor ve asıl oyuna başlıyoruz. Kasabaya ayak bastığınız anda tabir yerindeyse anında ayarı alıyorsunuz. Bu kadar bunaltıcı ve iç karartıcı bir mekan yaratmak kolay olmasa gerek. Gündüz bile pek tekin görünmeyecek bir yerde gece bulunmak ayrı bir tartışma konusu ya, neyse. Oyunda ilk fark edeceğiniz ekranda herhangi bir göstergenin bulunmadığı. Ne sağlığımızı gösteren bir bar ne de gideceğimiz yönü gösteren bir harita. Her şey oyuncuya bırakılmış. Ancak inventory'e baktığınızda pek kullanışlı olmasa da genel bilgilerinizi bulabileceğiniz bir ekran ile karşılaşıyorsunuz. Burada sağlığınızı ne durumda olduğunu, elinizde ne gibi araçlar olduğunu görebilir ve bulduğunuz kitapları okuyarak ilerde işinize yarayacak bilgilere ulaşabilirsiniz.
COC her tarafından yenilik fışkıran bir oyun. Yaralanma durumlarında ne kadar gerçekçi olduğunu göreceksiniz. Mesela çatışma sırasında kolunuzdan vuruldunuz, bu gibi durumda Jack iyi nişan alamıyor, bacağınızdan vurulduğunuzda ise topallamaya başlıyorsunuz. Gözünüzden yaralanırsanız etrafı bulanık görüyorsunuz. Yüksek bir yerden düştüğünüzde bir yerleriniz kırma imkanına sahipsiniz. Bu gibi durumlarda inventory'nizde bulunan tahta parçası ile kolunuzu sarmanız gerekiyor. Jack acı çektiği durumlarda "ahh" sesi çıkarıp olayın geçekçiliğini arttırıyor. Sizde hemen morfine sarılıp durumu kurtarmaya çalışıyorsunuz. Ama morfin kullanmak çok riskli bir iş, dikkatli olmanız gerekiyor. Fazla kullanmamanızı tavsiye ederim. Ayrıca yaranıza uzun süre müdahale etmezseniz süre ilerledikçe durumunuz daha da ağırlaşıyor. Unutmamanız gereken bir diğer olay ise sağlık paketinizi kullandığınız halde 6�7 saniye kadar tamamen savunması kalmanız. O yüzden güvenli bir yer bulup tedavinizi orda yapın.
Oyuna başladığınızda elinizde herhangi bir silah bulunmuyor. Oyunun % 33'lük kısmına gelene kadar hiçbir çatışmaya girmiyorsunuz. Oyunun ilk birkaç saati sadece araştırma ve bilgi toplamaya dayalı. Tabii bu araştırmalar sonunda ilginç sonuçlara ve aslında olayın sadece kayıp bir genci bulmak için olmadığını öğreneceksiniz. Olaylar öyle bir dallanıp budaklanıyor ki neyin peşinde olduğunuzu bile tam olarak anlayamıyorsunuz.
Silahlarına kavuştuğunuz andan itibaren oyun biraz daha değişik bir hal alıyor. Ama sakın bundan sonrasının kesintisiz aksiyon olduğunu sanmayın. Onlarca düşman üzerinize çullanmıyor. Birisine ateş ettiğiniz anda diğer kişilerde bu sesi duyuyor ve olay mahalline gelmeye başlıyorlar. Ama dediğim gibi onlarca kişi değil. Mouse'un sağ tuşuyla nişan almayı unutmayın yoksa dibinizde olan bir düşmanı bile vuramazsınız. Düşmanları mümkün olduğunca kafalarından vurmaya dikkat edin. Kafadan bir mermi yiyen bir daha kalkamıyor. Bu sizin içinde geçerli, yakın mesafeden yiyeceğiniz bir çifteli darbesiyle bile anında ölebilirsiniz. Oyunda hiçbir gösterge olmadığını söylemiştim. Silahınızı elinize aldığınızda da bu durum değişmiyor. Silahınızda kaç mermi kaldığını arada bir kontrol edin. Çünkü merminiz bittiğinde otomatik olarak şarjör değişmiyor. Bir sonraki düşmana karşı merminiz azalmışsa siz mermi doldururken o da size gereken sıcaklığı (?) gösteriyor. Dediğim gibi Jack'in bütün kontrolü sizin elinizde. Özellikle çiftenize fişek sürdüğünüz sahne çok hoş.
COC'daki ilk mekan olan Innsmount kasabasının tasarımı o kadar güzel ki vardığınız anda o gotik havayı adeta soluyorsunuz. Genellikle kullanılan kahverengi tonlar karamsar havayı tamamlıyor. Kasabadaki insanlarından sizden pek hoşlanmadığını ilk konuştuğunuz kişiden anlayabiliyorsunuz. Zaten çok garip tipler. Hepsi korku filminden fırlamış gibi duruyor. Bilgi alabildiğiniz kişilerin anlattıklarına iyi kulak verin. Önemli bilgiler edinebilirsiniz.
Oyunun videolarında izlediğimiz kaçarken bir odaya girdiğimizde kapının arkasına dolap sandık gibi şeyleri itebildiğimizi görmüştük. Bu hareketi oyunda bolca kullanacağız. Zorda kaldığınız durumlarda kapının arkasına dolabı itin ve varsa sürgüyü de çekin. Dolabı iterken yerin çizildiğini de göreceksiniz. Fakat düşmanlar odaya mutlaka giriyor. Bu size sadece zaman kazandırmak için düşünülmüş. Düşmanlar kapıyı parçalarken yavaş, yavaş yıpranıyor kapı ve sonunda kırılıyor. Bunları anbean yaşayacaksınız. Etrafta gezinirken bazı binaların bodrum katlarındaki pencerelere eğilip bakın garip olaylara tanık olabilirsiniz. Bazen araya giren sahnelerde yaratığın gözünden etrafı görüyorsunuz. O anda araya giren müzik müthiş bir şekilde geriyor insanı. Eğer yaratığın nerde olabildiğini saptayabilirseniz genelde damlarda oluyorlar, onların gölgelerini görebilirsiniz. Bu sizi epey tedirgin ediyor ve takip edildiğinizi düşünüyorsunuz. Bu da gergin havayı bir kat daha arttırıyor.
Biraz da düşmanlardan bahsedelim. Bu konuda çok geniş bir yelpazeye sahip değil oyunumuz. Gerçi ben oyunu daha bitirmedim ama az kaldı. Karşılaştığım düşmanlar genellikle insan olanlar. Süper modellenmiş yaratıklarla da karşılaşacaksınız. Yalnız bazı yaratıklara mermi işlemiyor haberiniz olsun. Böyle bir yaratık ile karşılaştığınız anda topukları yağlamanızı tavsiye ederim. Düşmanlarınızın peşinizden "Die Outsiders" diye bağırarak gelmesi zaten var olan heyecana süreklilik kazandırıyor.
Oyunda zaman, zaman flashback'ler de yaşayacaksınız. Akıl hastanesinde olduğunuz günleri göreceksiniz. Akıl hastanesi demişken Innsmouth'tan kaçtığınızda sizi akıl hastanesine götürdüklerinde başınıza neler geldiğini mutlaka izleyin. Zaten ara sinematikleri geçme gibi bir şansınız yok. Sinematiklerin hepsi oyun içi grafik motoru ile hazırlanmış. Size oyunun bazı yerlerini anlatmak isterdim ama konuyu açık etmek istemiyorum. Başıma gelen türlü olaydan bahsedebilirim ama o zaman oyunun sizin için sürprizi kalmaz. Oynayana kadar sabredin.
Şimdi de gelelim oyunun en muhteşem yeri olan seslere. Ben daha önce bu kadar kaliteli seslendirmelerin yapıldığı, bu kadar iyi uyum içinde olan müziklerin olduğu bir oyun daha oynamadım. Bazı karakterlerin tiplerine göre o kadar müthiş bir seslendirme yapılmış ki konuşurken bile irkiliyorsunuz. Yani tipe göre seslendirme yapılan ilk oyun diyebilirim. Karakteri gördüğünüzde ne gibi bir sesin çıkabileceğini az çok tahmin edebiliyorsunuz. Sahnelere göre araya giren müzikler atmosferi iyice geriyor ve kendinizi devamlı diken üstünde hissediyorsunuz. Yani seslendirmeler ve müzikler benden tam not aldı.
Yazımıza son vermeden önce söylemek istediğim son yıllarda beni en çok etkileyen oyun oldu COC. Çok süper grafikler olmadan da mükemmel bir oyunun yapılacağını gösterdi Headfist. korku türü oyunlardan hoşlanıyorsanız bu oyunu mutlaka edinin. Eğer benim gibi Lovecraft hayranı iseniz ve COC'un kitabını da okuduysanız oyundan aldığınız zevk tarif edilemeyecek kadar yüksek olacaktır. Kısacası türü sevseniz de sevmeseniz de bu yapımı kesinlikle kaçırmayın. Üzülürsünüz...